Belgrad

"Seyahat etme mikrobu size bir defa bulaştıktan sonra artık tedavisi yoktur. Hayatımın sonuna kadar bu mikropla mutlu bir şekilde yaşayacağımı bilmek çok güzel bir duygu." demiş Michael Palin... Biz de o mikroptan nasibini alan bir çift olarak fırsat bulduğumuz her an ekran karşısında plan yaparken buluyoruz kendimizi :)

Geçtiğimiz ekim ayında üç günlük kısa tatili son anda öğrenince bütçemize uygun yakın yerleri araştırmaya başladık. Ve hem vizesiz seyahat edilebilir kolaylıkta olması, hem de uygun uçak bileti bulunabilmesi nedeniyle çevremizden uzun zamandır sıkça olumlu şeyler duyduğumuz Belgrad'a gitmeye karar verdik.

İstanbul'dan Air Serbia, Pegasus Havayolları veya Türk Hava Yolları'ndan birini tercih ederek gidebilirsiniz. Biz gidiş için Air Serbia'dan uygun bilet bulduk ve yaklaşık 1 saat 30 dakika süren yolculuğumuzda hiçbir memnuniyetsizlik yaşamadık.

Belgrad'ın havalimanı Nikola Tesla, şehirden 18 km. uzaklıkta. Yolcu salonundan çıktıktan sonra şehir merkezine gitmek için bir çok seçeneğiniz var.

Otobüs:72 numaralı otobüsü kullanarak yaklaşık 50 dakikada şehir merkezine ulaşmanız mümkün. Bileti kiosklardan alırsanız 90RSD, otobüs şoföründen alırsanız 150RSD ödüyorsunuz.

Minibüs: Durağın ismi A1. Biletler sadece şoförden temin ediliyor ve 300RSD.

Taksi: Havalimanından çıkmadan taksi bankolarından ön ödemeli bilet alabileceğiniz gibi, dışarıya çıktıktan sonra da taksi bulabilmeniz mümkün. Yaklaşık olarak 1800RSD ödüyorsunuz şehir merkezi için.

Bu arada taksi demişken şehir içinde taksi kullanmak istediğinizde ne yapın edin "pink" olanını bulun. Biz taksilerin farklı tarifeleri olduğunu ilk gün aynı yola üç kat fazla para ödedikten sonra keşfettik :)

Shuttle:Bazı otellerin böyle bir hizmeti var. Otele rezervasyonumuzu yaptırdıktan sonra shuttle hizmeti kullanıp kullanmak istemediğimize dair bir mail aldık. Ama biz tercihimizi otobüsten yana kullandık :)

Yardımcı olabilecek web sayfaları

Tren için http://www.zeleznicesrbije.com/

Otobüs için http://www.bas.rs/

Bu arada havalimanından çıkmadan bir exchange office bulup en azından yol ücreti kadar dinar almayı unutmayın. Şehir merkezinde adım başı döviz bürosu var ve havalimanıyla aralarında çok büyük bir fark yok.

Belgrad'da her bütçeye uygun konaklama imkanı mevcut. Biz seyahatlerimizde çoğunlukla airbnb'den ev tutuyoruz. Bu sefer içimize sinen bir ev bulamayınca booking.com 'dan çoğu insanın Belgrad'ın İstiklal Caddesi diye adlandırdığı "Knez Mihailova Caddesinde" bulunan bir otelden oda kiraladık. Gezinizi sadece Belgrad ile sınırlı tutacaksanız ve planınız birkaç gün kalmaksa her yere ulaşabilmek adına bu caddeye yakın konaklamak çok mantıklı.

Doğu Avrupa'nın en ilgi çeken şehirlerinden biri olan Belgrad, Stari Grad (Tarihi Yerleşim) ve Nova Grad (Yeni Belgrad) olmak üzere iki kısma ayrılıyor. Tüm şehir yürüyerek keşfedilebilecek kadar küçük ve tahmin edemeyeceğiniz kadar yeşil harika bir doğaya sahip. Her adımda bir park çıkıyor karşınıza. Birbirinden keyifli cafeleri, çok ucuza çok lezzetli yemek yiyebileceğiniz restoranları ve çok eğlenceli gece kulüpleri ile enerjisi her daim yüksek, her saat yaşayan bir şehir Belgrad. Bizim beklentimizin çok ama çok üzerinde çıktı. Ve gerçekten çok ucuz.

Nereleri Görmeli?

Knez Mihailova Caddesi

Araç trafiğine kapalı olan cadde daha önce de bahsettiğim gibi İstiklal Caddesi'ne çok benziyor. Her saat hareketli. Her köşesinde bir sokak sanatçısına rastlamanız mümkün. Pek çok tanıdık markanın mağazaları, cafe ve restoranlar cadde boyunca uzanıyor.

Biz gittiğimiz her yerde iyi bir dondurma dükkanı keşfetmeden dönmüyoruz :) Belgrad'ın en iyisini yine bu caddede bulduk... Moritz Eis... Bir şube de havalimanında... Her çeşidini denemeden dönmeyeceksiniz, eminim :)

 

Cumhuriyet Meydanı (Trg Republike) Kentin kalbi, en işlek yeri burası.Meydanın tam ortasında Prens Mihailo'nun at üzerinde bir anıtı var. Monet, Picasso, Titian, Van Gogh gibi efsane sanatçıların eserlerinin bulunduğu Ulusal Müze ve meydana inşa edilen ilk bina olma özelliğini taşıyan Ulusal Tiyatro yine burada.

Meydanda bulunan Hotel Moskva'nın içindeki pastaneyi sakın es geçmeyin. Son derece klasik detaylara sahip otelin yüksek tavanı altın varaklı oymalarla ve kocaman kristal avizelerle süslü. Burada piyano eşliğinde bir kahve molası verip birbirinden lezzetli tatlıları deneyebilirsiniz.

 

Aziz Sava Katedrali

Balkanların 123 yıldır tamamlanamamış en büyük Ortodoks Katedrali. Mimarisi camiyi andırıyor. Aya Sofya'ya benzetenler de oldukça fazla. Dışı tamamlanmış ama biz ziyaret ettiğimizde içinde inşaat sürüyordu.

Nikola Tesla Müzesi

Sanırım çok büyük bir beklentiyle gitmemek gerek. Biraz hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmek isterim. Müzeyi anlamak için rehber eşliğinde gezmek şart. Kısa bir video gösteriminin ardından Tesla'nın icatlarının örnekleri önünde bilgilendirme yapılıyor. Müze pazartesi günleri hariç haftanın her günü 10:00-18:00 saatleri arası ziyaret edilebilir. Giriş ücreti 450RSD.

Tasmaidan Park

Belgrad'ın en güzel parklarından biri. Bizim gezimiz sonbahar mevsimine denk gelince etraftaki onlarca agacın sarı kızıl renklerine hayran olmamak elde değil. Hemen yanında kızıl renkleriyle ve görkemli mimarisiyle dikkat çeken St. Mark Kilisesi'ni görebilirsiniz.

Kalemegdan

Kalemegdan'a 2 No'lu tramvay hattını kullanarak ya da bizim gibi yürüyerek ulaşabilirsiniz. Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği yerde konumlanan kale çok büyük, muhteşem bir parkla çevreleniyor. Parkın içinde hediyelik eşya satın alabileceğiniz stand lar kurulmuş. Askeri Müze, Doğa Tarihi Müzesi, Hayvanat Bahçesi Kalemegdan içinde yer alıyor. Burada Osmanlı döneminden kalma yapıları da görmeniz mümkün.

Biz günbatımına kalede denk gelince şahane manzaranın tadını çıkarmadan dönmek istemedik. Bence şehrin en şık, en lezzetli restoranlarından biri olan Kalemegdanska Terasa'da küçük bir yemek molası verdik.

Skadarlija

Şehrin bohem bölgesi olarak anılıyor. Birçok sanat galerisi bu bölgede. Araç trafiğine kapalı olan cadde boyunca sağlı sollu uzanan restoran ve cafelerden müzik sesleri yükseliyor. Canlı Sırp müzikleri eşliğinde yerel yemeklerin tadına bakabileceğiniz turistik restoranların en meşhuru olan Dva Jelena da burada bulunuyor.

Ada Ciganlija

Sava Nehri’nin üzerinde bulunan adaların en meşhuru Ada Ciganlija, sonradan yapılan bir yol ile karaya bağlanmış. Üzerinde oluşan yapay gölün etrafında çok sayıda plaj, cafe ve gece kulüpleri var. Biz ekim ayında gittiğimiz için hepsi kapalıydı. Ama sonbaharın tüm efsane renkleri arasında inanılmaz keyifli bir yürüyüş yaptık.

Zemun

"Nova Grad" (yeni şehir)'ın merkezinde bulunuyor. Belgrad’da gün batımını izlemek için en güzel durak olarak biliniyor. Biz yağmura yakalandığımız için sokaklarında kaybolma şansı bulamadık. Onun yerine nehrin kenarında keyifli bir yemek yedik :) Eğer yolunuz Zemun'a düşerse taze deniz ürünleri ile meşhur Şaran'ı denemelisiniz. Yalnız rezervasyon yaptırmayı unutmayın :)

Nerede Yemeli? Nerede Eğlenmeli?

Belgrad yeme içme konusunda bizi bir hayli şaşırttı. Kaldığımız süre boyunca seçtiğimiz mekanlardan hep memnun ayrıldık. Yemekler çok lezzetli, porsiyonlar büyük ve fiyatlar çok çok makul. Et tüketimi oldukça fazla. Füme etler, av hayvanları hemen her menüde var. Nehir kıyısındaki restoranlarda oldukça lezzetli balıklar yemek de mümkün.

Restoranlara gitmeden en az birkaç gün önce rezervasyon yaptırırsanız iyi olur. Bizim çok gitmek isteyip kapısından döndüğümüz birkaç mekan oldu :)

Yerel içkileri olan Rakija, meyveli bir brandy çeşidi. Oldukça sert ve shot olarak servis ediliyor. Pek sevdiğimi söyleyemeyeceğim :) Eğer bira sevenlerdenseniz Jelen ve Lava şehrin en bilinen iki markası.

Bizim gibi sigaradan hoşlanmayanlara kötü haber... Belgrad'da sigara yasağı yok. Restoran içinde "sözde" bir kısmı sigara içmeyenlere ayırmışlar ama aynı salonda dumandan etkilenmemek mümkün değil. Eğer Belgrad'a bir kere daha gidecek olursam kesinlikle havanın dışarıda oturmaya elverişli olduğu zamanı kollarım :)

Güne sıkı bir kahvaltıyla başlamak istediğimiz için Knev Mihailova Caddesi'ne yürüme mesafesinde bulunan Manufaktura ve Boutique bizim tercih ettiğimiz iki mekan oldu. Manufaktura'yı akşam yemeği için de tercih edebilirsiniz. Hemen dışına asılmış kırmızı şemsiyelerin altında fotoğraf çektirmeyi ihmal etmeyin :)

"Ayaküstü bir şeyler atıştırsak yeter" derseniz adım başı karşınıza çıkacak olan Toma ve Hleb& Kifle (Хлеб & Кифле) tam size göre. Çeşit çeşit sandviçler, börekler, pizzalar arasında seçim yapmak bir hayli zor :)

Coffee Dream ve Koffein; kahve& kruvasan ile güne başlamak için ideal üçüncü dalga kahve dükkanlarından.

İlk akşam yemeğimiz için tercihimiz Frans oldu. Çok büyük, şahane bir bahçenin içinde bulunan çok şık bir restoran. Geleneksel yemekler, ızgaralar ve deniz ürünlerinden oluşan geniş bir menüsü var.

Lorenzo& Kakalamba ne kadar anlatsam da ifade edemeyeceğim kadar baş döndürücü! bir dekorasyona sahip. İçeri girdiğimiz andan itibaren nereye bakacağımızı şaşırdık. Yerel yemeklerin yanı sıra İtalyan mutfağının başarılı örneklerini tadabilirsiniz. Tatlıya mutlaka ama mutlaka yer ayırın derim :)

Ve Beton Hala. Sava Nehri kenarında yan yana sıralanmış restoran ve cafelerin bulunduğu bölgenin genel adı. Şehrin en iyi, en şık restoranlarından bazıları bu bölgede bulunuyor. Cantina de Frida, Toro, Comunale, Sakura, Sofa tereddütsüz deneyebileceğiniz mekanlar.

Belgrad'a gelmişken o herkesin çok bahsettiği kulüpleri görmeden dönmek olmazdı :)

Geceye çok sözü edilen Stefan Braun ile başladık. Tuhaf bir pasajın en üst katında. Doğrusu biz efsane bir yanını göremedik. Girmemizle çıkmamız bir oldu :) Müzik kötü, içerisi çok fazla havasızdı. Tube, Plastic ve Mint sonunda bindiğimiz taksinin sohbet etmeyi seven şoförünün tavsiyesi ile Beton Hala'da Tilt'i denemeye karar verdik. İyi ki denemişiz. Ertesi gün başka yeri denemeye gerek görmedik. Tavanı çok yüksek, geniş bir mekan. Havalandırması gayet iyi, içeride içilen sigara çok fazla rahatsız etmedi. Gittiğimiz iki gün aynı dj'e denk geldik.

Aklınızda olsun nehir kenarındaki kulüpler mayıs ayından sonra açılıyor.

Biz perşembe akşamından pazar öğlen saatine kadar dolu dolu keşfetmeye çalıştık şehri. Bence gayet yeterli bir süre Belgrad için. Uygun bilet bulur bulmaz bir hafta sonu kaçamağı için plan yapmaya başlayabilirsiniz bence.

YORUM EKLE

İlmi Aşk

Selam Dostlar..

Beni tanıyanlar az çok bilirler, bu güne kadar yaptığım her paylaşımda,her zaman "Sevgiyi, AŞK'ı " ön planda tutmuşumdur.

SEVMEK.. SEVMEK.. her şeyi sevmek..! diyoruz üzerine basa basa.

Her şeyi de sevemeyiz ki canım dediğinizi duyuyorum şu an.! "Sevmek" derken ne anlıyoruz? Sadece bildiğimiz, birine değer vermek, onu yüceltmek onunla birlikte olabilmek ya da buna benzer bir çok fiil ve eylemler topluluğu mudur sevmek ? Bana göre bütün "sır" burda!

Hayır diyorum ben ! Sevmek demek, bir şeyi olduğu gibi kabul etmektir! Her yönüyle onda açığa çıkan manalar topluluğunu görüp, ona göre tedbirini alıp, o an için açığa çıkması gereken o manalar topluluğuna olan inancın ve bağlılığındır sevmek!

Ehli bir örnek vermiş zamanında.. "Akrep" demiş..! iste illaki her şey Allah’ın isim ve sıfatlarıyla yaratılmış diyerek eline alıp onu sevmeye kalkarsan , akrep seni sokar! Bu onun yaradılış özelliğidir ve onda bu manalar açığa çıkar ve çıkmalıdır da! Ne yapacaksın peki? Onu uzaktan seyredeceksin ve onun o özelliklerine karşı tedbirli olacaksın! Onu değiştirmek mümkün değildir, o yüzden de bunu bilerek, sen ondaki açığa çıkan manaları seyredeceksin.. O manalara olacak sevgin ki, "O" sebepsiz, anlamsız ya da boş olan hiç bir şey açığa çıkarmaz. İşte eğer ki bu bilinçte kalarak her gün yaşadığımız olaylara ya da birlikte olduğumuz, problemler yaşadığımız insanlara, bu düşünce ile yaklaşıp tedbirlerimizi de ona göre alırsak, bu düşüncenin çıkış noktasından dolayı bir olaydan bir birimden nefret etmez, onun sebebini anlar ona göre de hüküm ve tedbirlerimizi almış oluruz.

Yani her şeyi sevin derken; ilk dediğimiz mana da, kucaklayın okşayın, sarılın, koklayın değil de, her şeyin bir bütünün parçası olduğunu bilin, sebepsiz olmadığını, hatta olma zorunluluğunu kavrayın ve açığa çıkan manalara olan sevginizi de o manaya karşı alacağınız tedbir ve hükümlerle karşılık vererek gösterin demektir! Zayıf, güçsüz, korumasız bir bebekte açığa çıkan manalara karşı aldığımız tedbir ve hükümlerle, aç ve güçlü bir aslana karşı alacağımız tedbir ve hükümlerin asla bir olmayacağı gibi. Her şeyin hakkını vererek yaşayacağız. Allah'ın bildiğimiz, yani bizim algı alanımızda olan sadece 99 manası vardır ve bununla da sınırlı değildir. Bu manalar her birimde farklı topluluklar halinde açığa çıkmaktadır ve olaylar da bu şekilde gelişmektedir! Yani olması gereken olmaktadır! Sistemde iyi ve kötü yoktur. Kötü mana bize göre kötüdür. Düşünsenize KAHHAR ismi bizim günlük yaşantımızda karşımızda olan bireylerde açığa çıkınca bize acı veren bir yaratıkla karşı karşıya kalırken bu ismi genel olarak çok büyük olaylara ve kötü topluluklara karşı açığa çıktığında bize kurtuluş ve huzuru sağlıyor! "CEBBAR; hükmünü zorunlu olarak ister istemez kabul ettiren!" Bu mananın açığa çıktığı biri, bizim yaşantımız içerisinde bizi sinir ederken , biz ona lanetler yağdırıp, yok olmasını dileyip, neden böyle bir şey yaratıyorsun yarabbim diye düşünürken. Aslında Allah bu manası ile kimini bal fabrikası yapmış, kimini bir süt çeşmesi, kimini rahmetin latif bir eli kimini de bu mana ile şu dünyaya ışık tutan, aydınlatan görevlerle vazifelendirmiştir. Güneş, o cesametiyle ve büyüklüğü ile ben doğmam ya da batmam diyerek CEBBAR manasına karşı koyamamaktadır! Allah bu manayla insanlara ibadetleri kolaylaştırır ve mana alemindeki eksiklerini giderir. İşte vazifesini inkar edemeyen her birim de CEBBAR açığa çıkar ve biz bir yandan buna isyan ederken diğer yandan şükrediyoruz! Nasıl bir dengesizlik değil mi? Eğer ki arkasında ki gerçek manayı ve onu açığa çıkaranın amacını anlarsak bize acımasız, kötü ve anlamsız gelen bir çok şeyin aslında ne kadar önemli ve değerli olduğunu kavrayıp hamd ederiz, şükür deriz! İşte budur gerçek mana da "Sevmek"

Artık bilinçlerimiz cahiliyetten çok öte bir noktaya ulaştı.. Artık hız, algılama ve varlıklar arası çok farklı bağların ve derinliklerin oluştuğu bir süreçten geçiyoruz!

Sistem eliyor! Hemde çok hızlı eliyor! Ya bu sisteme ayak uydurabilenlerdensin ya da değilsindir.. Farkındalık zamanı! Zaten fark edebilmekte bu sistemde kalma şansına sahip olduğun anlamına gelir ki bu da yerinde saymak değil daha da hızlanmak anlamındadır! Artık maddeden ve maddeye bağlı sorunlardan sıyrılıp, manaya dönme ve manayı yaşama zamanıdır! Madde hızında değilde, Nur hızında olanlara erişme zamanı!

Kolaylaşsın inşallah

Sevgilerimle

YORUM EKLE

Biraz Sanat Biraz Müzik

Türkiye'de gündem bu kadar yoğun ve hızlı değişkenlikler içerisinde yol alırken ben sizi birazcık da olsa soluklandırmak ve sanat açısından nasıl bir bakış içerisinde olduğumuzu paylaşmak istiyorum. 

Çevremizde bu kadar kan, barut, ölüm ve özgürlükler kısıtlanırken sizleri biraz da olsa yaşama ve sevince davet etmek, üzerimize sinmeye çalışan bu kötü kokulardan sizleri uzaklaştırmak istiyorum. 

Şöyle bir bakalım ülkemizin sözüm ona sanat camiasına. Tabiri caiz ise çakma adamlar ve kadınlar sanatçıyım diye ortalıkta dolanır. İşte bu sanat camiası kendi içerisinde kendine benzeyen hatta klonlanmış gibi sanatçı müsvetteleri üretir. Bunları da medya aracılığı ile halkımız ile paylaşır. Halkımız da verilen bu algı ile sanatın ve sanatçının bu şekilde olduğunu bilinç altına yerleştirir. Bu sanatçılar her branştan üretilir. Yani müzik, resim, tiyatro, dizi oyunculuğu, sinema oyunculuğu gibi. 

Tabii bu sanatçıların rüştünü ispat etmesi için mutlaka bir yurt dışı çalışması yapması gerekir. Eğer şu veya bu şekilde yurt dışına çıkıp ( aslında tatil amaçlıdır) 3 ay eğitim ve atölye çalışmalarına katıldı haberini medyada yayınlatırsa işlem tamamlanmıştır. 

Çünkü bu çalışma yurt içi çalışmalarında fiyatını belirleyecektir. 

Sonuç olarak şu soru karşımıza çıkar, kaç paralık sanatçısınız? Bunu belirlemekte batılı iş bilenler belirler. Eğer batılı sizi onaylarsa sanatçısın, yoksa üzgünüm daha çok çalışman lazım. 

Bizdeki yanlış algı şuradan başlıyor. Bizde ki sanat anlayışı farklı göz boyayıcılık ve satılabilirlik ve pazarlama üzerine oturtulmuş. Hele birde Avrupa’dan örneğin, Roma’da her yıl düzenlenen “Accademdemia Internazionale d’Arte Moderna gibi bir yarışmadan ödülünüz varsa, ya da Paris'de, Milano'da bir sergi açma fırsatı yakaladıysanız bizdeki galeri sahipleri hemen;  “Tamam”, işte sanatçı der ve onay alırsınız. Yoksa istediğiniz kadar iyi olun içeride kendinizi kabul ettirmeniz nafile. Hiçbir galeri sahibi veya yapımcı Avrupa’da başarı elde etmemişseniz sizi sahiplenmez. 

Bu sanatçı neden değerli?” Diye sorarsanız;  “Avrupa da başarı elde etti.” Cümlesinden öteye bir cevap maalesef alamazsınız.  Avrupa'yı ve batıyı kafalarında öyle bir yere koymuşlardır ki;  “Orası beğendiyse ben kimim ki beğenmeyeceğim”, diye düşünür bizim iş bilenler. 

Bu anlayış sanatçının hiçbir ön koşula bağlı kalmadan kendisinin iyi olup olmadığını görmesinde engeldir. Türkiye de bir sanat eserine gerçekten sorulması gereken soruları soran galerici veya yapımcı çok azdır. Tüm bu yukarıdaki anlatılanlarda Türk sanatının üslup ve tarzının  bir ekol olmasının ve oluşmasının önündeki en büyük engel, geçilmesi en güç yel değirmenleri gibidirler. Tam anlamıyla batı odaklı sanat anlayışı batıya yöneliş kendi sanat anlayışımızı bir türlü açığa çıkaramaz hatta çıkmasına bu anlayış engel olur. Bakınız Avrupa’da oturmuş bir Hindistan, İran, Kore, Japon tarzı vardır. Peki,  bizdeki eksiklik nedir? 

Avrupalı kendi sanat ve sanatçısını öyle güzel bir algı ile sunar ki çok profesyonelcedir. Avrupa'da bir sergiye giderseniz şöyle bir sistem ile karşılaşırsınız. Karşılaşacağınız manzara sizi şaşırtmasın, zaten bu müzenin çok olan ziyaretçi sayısı Dan Brown’un “Da Vinci’nin Şifresi” romanından sonra katlanmış görünmektedir. Müzede Sümerler ve Akadlar’dan kalma eserler, Mikelangelo’nun benzersiz heykelleri, Boucher’in paha biçilmez tabloları vardır. Şaşıracağınız yere gelelim daha girişten itibaren sizi yönlendiren ok işaretleri sizi ve bilinçaltınızı Mona Lisa’ya ulaştırır. Diğerlerine ne gerek varmış gibi sizi popülizm karşılar. Kısacası popülersen kazanırsın. Yoksa sadece dolgu malzemesi olmanın dışına çıkamazsınız. 

Türkiye’de de sürekli sanatçı arayışı var. Fakat yeni albüm çıkaran pop şarkıcıları gibi piyasa her çıkan kişi birkaç ay sükse yapıp daha sonrada unutulur. Ben sanatçı kırılganlığını ve doğasını bildiğim için, hiçbir sanatçının sıfırdan keşfedildiğini düşünmüyorum. Sanatçı görülebilirliği açısından doğru zamanda doğru yerlerde olmalı ve doğru kurumlara başvurmadığı sürece de keşfedilmesi çok zor. Hele bu ülke bir de Türkiye ise. Bir engel daha, o da hangisi doğru kurum, hangisi ciddi dernek? 

Durum böyle olunca da sanatçı, sanatı hayatının odağında tutmakla yetinmeyip, insan ilişkilerini de profesyonel ilişkilerini de güncel tutmalı, entelektüelliği yakalamalı doğru ve düzgün sanat kuruluşları ve derneklerle çalışmalı. Görünen o ki, Türkiye dışarıdan onaylanmamış sanatçıları pek benimsemiyor. Bu sanatın diğer dalları için de geçerli.   Savaşın acı ve ölüm, sanatın ise yaşam ve sevinç getirdiğini unutmamalı ve bu değerlerimize sahip çıkmalıyız. 

YORUM EKLE

Bumerang - Yazarkafe