TuzBİBER Dergisi Temmuz 2017 Sayı 41

Hava sıcaklığının 40 lara vardığı bu Temmuz ayından herkese merhaba

Biraz gecikmeli olarak çıkan bu sayımızda yine yeni konularla karşınızdayız.

Güzel bir yaz geçirmeniz dileğiyle,

Bu sayıda emeği geçen ve dergimize gelecek aylarda da eşlik edecek ;

Biraz Sanat Biraz Müzik –Orkestra Şefi Olmak mı Mutfağın Aşçısı olmakmı Zor?

Gökyüzü – Köprüden Önce Son Çıkış

İlmi Aşk – Bu Ramazanın Getirisi Farklı Olsun

Kitaplık – Hayat Bir Satranç Oyunudur

Lezzet Atölyesi – Tavuklu Fettuccine Alfredo, Spagetti Bolonez, Penne Arabiata

Selda’nın Mutfak Defteri – Fındıklı ve Damla Çikolatalı Biscotti, Baklava Yufkasından Patatesli Börek

 

arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. 

Sevgiyle kalın.

 
 
 
 
 

 

 

Yorum Ekle veya Yorum Oku

Hayat Bir Satranç Oyunudur

Amok Koşucusu ile başlayan Zweig serüvenime Satranç isimli kitabı ile devam ediyorum. Sonrasında daha beni bekleyen birbirinden özel ve farklı Zweig kitaplarının beklentisi de ayrı güzel bir his.

Şunu söylemeden geçemeyeceğim Stefan Zweig’ın kitaplarını asla tam manası ile bitiremezsiniz. Çünkü sizi her sayfasında başka bir yere, başka bir duyguya sürüklerken sonunda ters köşe olabileceğiniz bir durum ile karşılaşmanız içten bile değildir.

Kitabın son sayfasını okuyup kapağını kapadığınızda hislerini karmakarışıktır. Stefan Zweig duyguları öyle güzel ve içten anlatmıştır ki işte budur dedirtir size. Kitabı bitirmenize rağmen yazarın sizi soktuğu o duygusal karmaşa halen devam eder.

Daha önce hiç Zweig okumamış kitapseverlere şunu diyeceğim ki S.Zweig okumak başlı başına bir serüvendir. Ben kendi adıma bu serüvene devam edeceğimi söylemeden geçemeyeceğim. Size de şiddetle bu serüvene geç olmadan atılmanızı tavsiye etmek istiyorum.

Stefan Zweig ile geç tanıştım. Bu benim gibi bir kitapsever için ciddi üzücü bir durum ama zararın neresinden dönülürse kardır diye de düşünüyorum.

Neden mi bu kadar etkilendim? Çünkü Jose Saramago, nasıl bendeki dinsel arayış ve düşüncelerimin ses bulmuş hali ise Stefan Zweig da en derin duygularımın ve yaşamsal düşüncelerimin ses bulmuş hali diyebilirim. Hatta demek de istiyorum.

En çok Zweig’in kelimeler ile oynamasını çok sevdim. Basit cümleler yerine birbirine bağlantılı, uzun cümlelerle yaptığı betimlemelerle beni çok etkiledi. İlginç olan ise uzun paragraflarda yaşanan, sonuna gelindiğinde başının kaçırılması / unutulması durumunun onda yaşanmaması idi. Kitaplarında uzun cümlelerinde bile ne bir kelime ne de bir duyguyu kaçırdım. Aslında size okuduklarınızı yatıyor diye de tanımlayabilirim.

Zweig, ayrıca iyi bir anlatıcı. Kullandığı kelimeler ile bize aktarılan düşünceler, gerçeğe dönüşüyor. Okuduğunuz her duygu, her tanım ve her betimleme görsel bir şölen kıvamında hayallerinizde gerçekleşebiliyor.

Ayrıca kullandığı metaforlar ile de basit bir hikâyeyi şaşırtıcı bir şekilde felsefi ve duygusal bağlamda okuyucunun ruhuna doğru uzandırabiliyor.

Satranç kitabını bitirmem sadece 3veya 4 saatimi aldı, kısa olması içinin doluluğu ile ters orantılı bunu da Amok Koşucusu ile anlamış olmama rağmen iyice pekişmiş oldu.

Bundan sonrasında spoiler olabilir (muhtemelen de çokça vardır) haber vermek istiyorum.

Satranç, kitabının konusuna pek fazla girmeyeceğim çünkü kitabın arkasında kısa da olsa anlatılmış. Ayrıca internetten de kolayca öğrenebilirsiniz. Ben konusundan ziyade karakterler üzerinden size kitabı aktarmaya çalışacağım.

Karşımıza çıkan ilk karakterimiz Mirko Czentovic’dir. Kendileri cahil, sanattan ve kültürden anlamayan, insanlarla doğru ilişki kuramayan, kuralcı, papazın merhameti ile büyürken zeka geriliği olan bir çocuğun tüm belirtilerini göstermektedir. Yazar Mirko Czentovic’i şu kelimeler ile anlatır; “Cehaleti bütün alanlarda ortak olmak üzere evrenseldir.”

(Şunu da belirtmek isterim ki kitabın başında Mirko Czentovic ile ilgili yapılan tanımlama ve betimlemeler o kadar etkileyici ki bunları okurken aslında kitapta bunun bir adamın başkasına anlattığı sözler olduğunu unutuyor sanki kitabın gerçek kurgusu zannedebiliyorsunuz.) 

Mirko Czentovic’in dersleri kötüdür, pek konuşmaz, denileni yapan biridir. Ancak papazın evinde satranç ile tanışmasının ardından gelişen olaylar sonrasında satranç alanında hızla yükselir. Yazar bize, M.Czentovic’in bu garip ve tuhaf yeteneğinin, birçok alandaki geri kalmışlığının baskısına nasıl dayanacağını merak ettirir. Satranç tekniği kusursuz olmakla birlikte, hayal gücü yoksunluğu onu satrancı kafasında imgelerle oynamasına olanak vermemektedir. Yazar kitabında M.Czentovic'i Napolyon veya Hanibal’e benzetir. Czentovic'in, satrançtaki başarısı arttıkça para hırsı ve insanlara yüksekten bakma huyu da artar. Aslında karşımızdaki satrançtan başka yeteneği olmayan cahil bir adamdır.

Diğer karakterimiz ise gizemli Dr.B.’dır. Kitabın gerçek kahramanı olmasına rağmen adını bilmeyiz. Nazi zulmünden sağ çıkmış biridir. Ancak normal tarih kitaplarında yazan fiziksel işkence dışında farklı bir zulmün kurbanıdır. Naziler onun akıl sağlığı ile elindeki bilgileri öğrenmek istemişlerdir. Dr.B ise M.Czentovic’in tam tersidir. İyi bir aileden gelir, kendini iyi ifade eder. Alçak gönüllüdür ve en önemlisi ise Nazi zulmünden kurtulmasını sağlayan satrancı aklında oynayabilme yeteneğidir. Ancak kendisini kurtaran bu olay onun yok oluşudur da aynı zamanda. Yapacak ve duyacak hiçbir şeyin olmadığı işkence odasında kendisi ile iki farklı ben olarak (siyah taşlarla ve beyaz taşlarla oynayan iki ayrı kişi gibi) satranç maçları yapması akıl sağlığını korumasını sağlamakla birlikte zamanla onu manik hale getirmiştir. Hayal gücü sonsuzdur. Kendisi ile oyun oynarken iki ayrı kişi olabilmektedir. Siyah Ben ve Beyaz Ben'ler birbirinin rakibi olurken, birbirlerine karşı kazanma hırsı gütmektedirler (iki farklı kişi tek bir akılda 64 siyah / beyaz kare üzerinde 32 taşla üç hatta beş hamle sonrasını tasarlayacak büyüklükte bir imgelem gücü vardır karşımızda).

Yan karakterimiz olan McConnor, zengin güçlü biridir. Satranca olan merakı ve kazanma hırsı ile onu M.Czentovic ile karşı karşıya getirir. Bu karşılaşma aslında Dr.B.'nin M.Czentovic karşılaşmasına ve satranç maçı yapmasına vesile olur. McConnor hırslıdır, kazanma hırsı yenilgiyi kabul edememesinden herkesi yenme istediğinden gelmektedir.

Zweig, bir satranç maçı karşılaştırması ile Nazilerin faşizminin etkilerini çarpıcı bir şekilde ortaya koyar. M.Czentovic’in soğuk, hesapçı yapısı ve önüne gelen herkesi yenmesi ile bize Nazileri anlatır. Önünde kimse duramaz, ezilir ve kaybolur. Onlar ezildikçe M.Czentovic büyür ve ezmeye devam eder (Aynı Nazi Almanya'sı karşısındaki ezilen milletler ve onlar ezildikçe büyüyen Nazi Almanya'sı gibi). Dr.B ile de Nazilerin ezdiği entelektüel bilgidir. Satranç kitabının sonunda çevirmenin dediği gibi aslında Dr.B ile Nazilerin gerçekleştirdiği ‘entelektüel ölümü’ görmüş oluruz. Büyük Nazi çarkının önünde duramayan, yıkılan ve nerede ise ölüme yaklaşan ruhların tasviridir aslında Dr.B.

Dr.B ile Zweig bize kendi ruh durumunu aktarır. Nazi çarkının karşısında duramayan ve ülkesinden kaçmak zorunda kalan Zweig'dir. Dr.B. ile kişinin sürgünü de aynıdır.

Yazar, McConnor ile aslında sanki bu ezici çarkın karşısında duran (ona diklenen) ama aslında kendi kazanma hırsının tatmini peşinde koşan diğer ülkeleri anlatır.

Kitabın sonunda maç sırasında kendini kaybeden Dr.B, son anda çöküşün eşiğinden döner. Kurtulmuştur, hayatta kalmıştır ancak yaşamının bir kazanç olup olmadığı tartışılır bir durumdur. Okuyucu hayatta kalışı bir ödül olarak göremez. Hayatta kalmıştır ama insanlığını yitirmiştir.

Zweig’in kitaplarını anlamak açısından onun yaşam öyküsünü okumak çok anlamlı geliyor. Nazi Almanya'sından kaçmış olmasına maddi zorluklar yaşamamasına rağmen çökmüştür, hayatta kalmış olmasına rağmen kaybettikleri kazançlarını gölgelemiştir.

Yorum Ekle veya Yorum Oku

Fındıklı ve Damla Çikolatalı Biscotti

Biscotti sever misiniz ? Ben kahvenin veya çayın yanına çok yakıştırıyorum. Bizim bildiğimiz peksimete çok yakın bir lezzet. Biscottinin en büyük özelliği, pişirildikten sonra dilimlenmesi ve tekrar fırınlanması. Bu şekilde o gevrek tadı yakalamış oluyoruz. Bir püf noktası paylaşayım hemen, biscottimizi fırından çıktıktan sonra hafif ılıyınca hemen dilimleyelim soğuduktan sonra dilimlemeye çalışırsak kırılır ve şekli bozulur. Hazırladıktan sonra ağzı sıkıca kapalı bir kavanozda saklarsanız uzun süre elinizin altında nefis bir atıştırmalığınız olur. Umarım bu nefis lezzeti sizler de dener ve beğenirsiniz.

Şimdi sizleri nefis fındıklı ve damla çikolatalı biscotti tarifi ile baş başa bırakıyorum. 

Malzemeler :

 3 adet yumurta
1 su bardağından 1 parmak eksik toz şeker
1/2 su bardağı sıvı yağ
1 çay kaşığı kabartma tozu
2 paket vanilya
2 - 3 damla limon suyu
1 su bardağı dolusu iri kıyılmış fındık ve damla çikolata
3 su bardağı un

Yapılışı :

Geniş bir kabın içine yumurtalarımızı alalım. Üzerine toz şekeri ekleyip çırpmaya başlayalım. Sıvı yağı da ekleyip çırpmaya devam edelim. Elediğimiz un, kabartma tozu ve vanilyayı da ekleyip spatula yardımıyla hamurumuzun karıştıralım. En son iri kıyılmış fındık ve damla çikolataları da ekleyip hamurumuzun homojen bir şekilde karışmasını sağlayalım. Fırın tepsimize yağlı kağıt serelim. Hamurumuzu tepsimizin içine alalım. Ellerimizi hafif yağlayıp hamura uzunca bir rulo haline getirelim. Önceden ısıtılmış 160 C fırında üzeri hafif pembeleşinceye kadar pişirelim. Fırından çıkarıp ılınması için bekleyelim. Keskin bir bıçak yardımıyla 1 parmak genişliğinde dilimleyelim. Fırın telinin üzerine biscotti dilimlerimizi alalım. 180 C fırında yaklaşık 10 - 15 dk. hafif kuruyuncaya kadar bekletelim. Ve artık enfes fındıklı ve damla çikolatalı biscottilerimiz servise hazır.

 

Afiyetler Olsun.

Yorum Ekle veya Yorum Oku

Bumerang - Yazarkafe