Kabil Bir Katil mi? Yoksa Bir Mağdur mu?

Merhaba, bu ay ki kitap incelememde başta iki konuya dikkatinizi çekmek istiyorum. Dikkatinizi çekmek istediğim ilk konu her zamanki gibi bu yazımda büyük şekilde “spoiler” içermektedir. Ne yazık ki hem kitabı inceleyip hem de spoiler vermeme gibi bir durumunu halen başaramadım. Ancak size şunu söyleyebilirim ki burada elde edeceğiniz spoiler sizi kitaptan soğutmaktan ziyade kitaba olan ilginizi arttıracaktır. Benden söylemesi.

İkinci konu ise bu kitap ve yazı ile ciddi anlamda hayat, din, tanrı kavramlarının sorgulandığını söylemem gerekiyor. Eğer ki bu konuların konuşulması veya tartışılmasında hassas iseniz tam şu anda bu yorumu kapatarak kendinize daha uygun bir sayfaya geçmenizi şiddetle öneriyorum.

Halen okumaya devam mı ediyorsunuz. Hadi o zaman başlayalım. 

Aslında kitap yorumuma geçmeden önce, işin biraz öncesini anlatarak başlamak istiyorum (merak etmeyin bir gaz ve toz bulutu idik kadar öncesi değil). Kabil kitabını okumadan haftalar önce hayat, evren ve her şey hakkında kafamda bazı sorular, çözümüne ulaşamadığım problemler vardı. Çokça sesli olarak dile getirmesem de çeşitli film ve kitaplarla bu sorulara yeni sorular eklenmekte idi. 

Bu açıdan “Exodus: Tanrılar ve Krallar” (http://www.beyazperde.com/filmler/film-208430/) benim için bir dönüm noktası oldu diyebilirim ki nedenini de ileri ki paragraflarda açıklayacağım.

Kabil kitabı, Jose Saramago’nun tarzı ve anlatımının klasik bir örneği ancak okunmasının Körlük kadar zor olmadığını söylemeliyim. Ayrıca benim gibi çok okuyan kişilerin kitap çevirilerinden ne kadar etkilendiğini kitabı benimseyip benimsemediğini anlatmama da gerek yok. Buradan kitabın çevirmeni Işık Ergüden’e teşekkür etmek de istiyorum, çünkü kitabı bana sevdiren Saramago tarzı kadar bu çeviri de olmuştur.

Çeviri neden önemli derseniz ben de size Saramago okumamışsınız diyeceğim. Çünkü Jose Saramago'nun zaten zor olan, noktalama işaretsiz ve paragrafsız yazım tarzına aslına sadık kalacak şekilde çok düzgün çeviri yapılmış. Eğer bu kitaba kötü bir çeviri eklense idi kitap ciddi anlamda görmezden gelinecek kitaplardan biri olabilirdi ki olmaması bizim/benim lehimize olmuş. 

Kitapta, Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesi ile Tanrı (efendi) tarafından lanetlenerek yaptığı yolculuğu anlatıyor. Bu seyahat zamanda ileri ve geri gerçekleştiği için (ki bu zaman atlamaları Kabil’in elinde olan bir şey değil) Kabil bu seyahati sırasında birçok olaya tanıklık ettiği kadar da müdahale ediyor. İbrahim’in oğlunun kurban edilmesi, Sodome ve Gomore’nin yok edilmesi, Babil Kulesi, Musa’nın dağa çıkması bu olaylardan bazıları. 

Kitapta “tanrı/efendi” anlatılırken bazı yerlerde küçük harf kullanılması Saramago’nun noktalama işaretsiz yazım stilinden mi yoksa başka bir metaforik olay örgüsünden mi kaynaklanıyor diye düşünüyorsunuz. Kitap bana göre, insana "inancın / inancının temelini" sorgulatıyor. İnancımızın temelinde güven mi yoksa korku mu olduğu kitabın her sayfasında karşımıza çıkıyor. Özellikle dinler tarihindeki önemli olayları anlatırken bu olayların ana karakterlerinin normal bir insan seviyesine (korkuları, sevinçleri, mutsuzlukları, endişeleri olan) indirgenmesi bu sorguyu kuvvetlendiren bir unsur olmuş. Şöyle ki inanç temelinin sorgusunu Saramago'nun şu alıntısı ile sizlere kanıtlamak istiyorum. “Eğer efendi kendisine inanan kişilere güvenmiyorsa, bu durumda bu kişiler neden Efendi’ye inanmalı, anlayamıyorum.”

Ayrıca Saramago, kitabın 2009’daki basın tanıtımına: “İncil’in Tanrısı güvenilir değil, kötü biri ve öç almaya kararlı. İncil’de acımasızlık, zina, her türlü şiddet ve kan dökme var. Bu inkâr edilemez” demesi de bu düşüncemi kuvvetlendiriyor. 

Kitabın çıkış konusu olan iki olay da ciddi anlamda düşündürücü, birincisi Adem ve Havva’nın cennetten kovulması. Neden yasak olan bir meyve cennet bahçesine kondu, yasak ise neden daha sıkı önlemler alınmadı, sorularını neden hiç sormuyoruz veya sormamıza müsaade mi edilmiyor?

İkinci konu ise Kabil’in aslında Habil’i nerede ise kışkırtma sonucu öldürmesi. Habil’in durumunun iyi olması, hediyelerinin kabul edilmesi, Kabil'in dışlanması buna karşın Habil’in alayları, küçümsemesi nerede ise kendi sonunu hazırlaması. Sonuçta öldüren kadar azmettiren de suçlu değil midir? Bu iki olay aslında bizim satranç tahtasında küçük piyonlar olduğumuzu ve birilerinin kazanması ve kaybetmesinde birer araçtan öte olmadığımızı düşündürmüyor mu?

Kitapta dikkat çeken bir diğer noktada aslında körü körüne inandığımız dini olayların görünmeyen yüzünün bize gösterilmesi. Dini kitaplarda yer alan tüm olayların nerede ise hepsinde suçlular cezalandırılırken masumların da acı çekmiş olması hiç konuşulmuyor nedense. Bu seferde insanın aklına acaba, 'Tanrı’nın şiddete ve acımasızlığa dayalı bir yönetim biçimi mi var?' sorusu geliyor doğal olarak.

Yukarıda sözünü ettiğim filmi seyredenler ne dediğimi anlayacaklardır. Aslında Musa’nın hikâyesini bilenler de aynı yargıya varırlar gibime geliyor. 3000 veya 5000 (sayıyı hatırlayamadım) Yahudi’nin Mısır’dan çıkması için, Mısır halkına Tanrı tarafından bir sürü musibet gönderiliyor. Yahudilerin gitmesine izin vermeyen Firavun ama acı çeken Mısır halkı. Kitapta da konu edilen Sodome ve Gomere’de de aynı durum söz konusu. Erkeklerin sapkın cinsel tercihleri yüzünden yok edilen bu şehirde masum kadın ve çocukların acı çekmesinin ve ölmesinin sebebi ne idi?

Kitabı okumuş bazı arkadaşlar ile yaptığımız teatilerde onların Saramago’nun "kadına" bakış açısını küçümseme olarak görmüş olmaları beni ciddi olarak şaşırtmıştır. Aslında Âdem’i ölmekten Havva’nın akıllıca kararı kurtardı. Cennetten atıldıktan sonra aç kalan Âdem ve Havva, Havva’nın Cennet bahçesi bekçisi ile konuşması yiyecek alması aslında kadınların zekâsının bir kanıtı. Ayrıca kitapta konu edilen Lilith varlığı bize (https://tr.wikipedia.org/wiki/Lilith) kadının aslında erkekten daha güçlü gösterildiğinin kanıtıdır. Gene de bu konuda okuyup görüş iletmek isteyen olursa seve seve maillerini bekliyorum.

Kitabın sonunda Kabil'in Nuh'un gemisinde artık ipleri kendi eline aldığını görüyoruz. Tanıklık ettiği tüm acı ve şiddet içerikli olaylar sonucunda Tanrı'nın oyununu bozuyor ve bana göre skoru Kabil 1 Tanrı 0 yapıyor.

Kitabı okurken ne kadar kurgu ne kadar gerçek bazen insan karıştırıyor. Bana göre Kabil ile ilgili söylenecek, yazılacak ve tartışılacak o kadar konu var ki şu an bile aklıma bir sürü fikirler ve kelimeler geliyor. Ancak bir yerde kesmek lazım diye düşünüyorum. Diğer okuyanlara da kendi düşünceleri için yer bırakmak lazım, değil mi?

Sözlerime son verirken size yani bu kitap incelemesini okuyanlara birkaç soru sormak istiyorum.

Dinsel açıdan inandığımız şeylere neden inanıyorsunuz? Bize dayatıldığı için mi, ailelerimiz inandığı için mi? Yoksa böyle geldi böyle gider diye mi inanıyoruz?

İnanmaya olan ihtiyacımız bizim zayıf noktamız mı? Bunu bilenler tarafından inanç ipi ile oynatılan kukla gösterisinin bir parçası mıyız?

Acımasız bir şiddet ile hükmeden bir tanrıya mı inanıyoruz?

Özgür irademiz var mı? Yok mu? Kader varsa özgür iradeden söz edilebilir mi?

Eğer özgür irade yoksa sonumuz biliniyorsa bilinen bir sonu neden yaşıyoruz?

Neden tüm kutsal kitaplar aynı coğrafyaya gelmiştir? 

O kadar çok soru ancak bir o kadar da az yanıt olması insanı gerçeklere ulaşma yolundan alıkoyuyor, ya da alımı konuluyoruz? 

Sizinle kitaptan çok sevdiğim iki alıntıyı paylaşmak istiyorum.

‘’Sevmek sahiplenmenin en güzel yoludur herhalde, sahiplenmek ise sevmenin en çirkin yolu.’’

 ".., ama yalanlar biraz karışık bir meseledir, biz peşin hükümlü olmayalım, zamanla gerçekler yalana, yalanlar gerçeğe dönüşebilir."

 

Yorum Ekle veya Yorum Oku

Hayat Bir Satranç Oyunudur

Amok Koşucusu ile başlayan Zweig serüvenime Satranç isimli kitabı ile devam ediyorum. Sonrasında daha beni bekleyen birbirinden özel ve farklı Zweig kitaplarının beklentisi de ayrı güzel bir his.

Şunu söylemeden geçemeyeceğim Stefan Zweig’ın kitaplarını asla tam manası ile bitiremezsiniz. Çünkü sizi her sayfasında başka bir yere, başka bir duyguya sürüklerken sonunda ters köşe olabileceğiniz bir durum ile karşılaşmanız içten bile değildir.

Kitabın son sayfasını okuyup kapağını kapadığınızda hislerini karmakarışıktır. Stefan Zweig duyguları öyle güzel ve içten anlatmıştır ki işte budur dedirtir size. Kitabı bitirmenize rağmen yazarın sizi soktuğu o duygusal karmaşa halen devam eder.

Daha önce hiç Zweig okumamış kitapseverlere şunu diyeceğim ki S.Zweig okumak başlı başına bir serüvendir. Ben kendi adıma bu serüvene devam edeceğimi söylemeden geçemeyeceğim. Size de şiddetle bu serüvene geç olmadan atılmanızı tavsiye etmek istiyorum.

Stefan Zweig ile geç tanıştım. Bu benim gibi bir kitapsever için ciddi üzücü bir durum ama zararın neresinden dönülürse kardır diye de düşünüyorum.

Neden mi bu kadar etkilendim? Çünkü Jose Saramago, nasıl bendeki dinsel arayış ve düşüncelerimin ses bulmuş hali ise Stefan Zweig da en derin duygularımın ve yaşamsal düşüncelerimin ses bulmuş hali diyebilirim. Hatta demek de istiyorum.

En çok Zweig’in kelimeler ile oynamasını çok sevdim. Basit cümleler yerine birbirine bağlantılı, uzun cümlelerle yaptığı betimlemelerle beni çok etkiledi. İlginç olan ise uzun paragraflarda yaşanan, sonuna gelindiğinde başının kaçırılması / unutulması durumunun onda yaşanmaması idi. Kitaplarında uzun cümlelerinde bile ne bir kelime ne de bir duyguyu kaçırdım. Aslında size okuduklarınızı yatıyor diye de tanımlayabilirim.

Zweig, ayrıca iyi bir anlatıcı. Kullandığı kelimeler ile bize aktarılan düşünceler, gerçeğe dönüşüyor. Okuduğunuz her duygu, her tanım ve her betimleme görsel bir şölen kıvamında hayallerinizde gerçekleşebiliyor.

Ayrıca kullandığı metaforlar ile de basit bir hikâyeyi şaşırtıcı bir şekilde felsefi ve duygusal bağlamda okuyucunun ruhuna doğru uzandırabiliyor.

Satranç kitabını bitirmem sadece 3veya 4 saatimi aldı, kısa olması içinin doluluğu ile ters orantılı bunu da Amok Koşucusu ile anlamış olmama rağmen iyice pekişmiş oldu.

Bundan sonrasında spoiler olabilir (muhtemelen de çokça vardır) haber vermek istiyorum.

Satranç, kitabının konusuna pek fazla girmeyeceğim çünkü kitabın arkasında kısa da olsa anlatılmış. Ayrıca internetten de kolayca öğrenebilirsiniz. Ben konusundan ziyade karakterler üzerinden size kitabı aktarmaya çalışacağım.

Karşımıza çıkan ilk karakterimiz Mirko Czentovic’dir. Kendileri cahil, sanattan ve kültürden anlamayan, insanlarla doğru ilişki kuramayan, kuralcı, papazın merhameti ile büyürken zeka geriliği olan bir çocuğun tüm belirtilerini göstermektedir. Yazar Mirko Czentovic’i şu kelimeler ile anlatır; “Cehaleti bütün alanlarda ortak olmak üzere evrenseldir.”

(Şunu da belirtmek isterim ki kitabın başında Mirko Czentovic ile ilgili yapılan tanımlama ve betimlemeler o kadar etkileyici ki bunları okurken aslında kitapta bunun bir adamın başkasına anlattığı sözler olduğunu unutuyor sanki kitabın gerçek kurgusu zannedebiliyorsunuz.) 

Mirko Czentovic’in dersleri kötüdür, pek konuşmaz, denileni yapan biridir. Ancak papazın evinde satranç ile tanışmasının ardından gelişen olaylar sonrasında satranç alanında hızla yükselir. Yazar bize, M.Czentovic’in bu garip ve tuhaf yeteneğinin, birçok alandaki geri kalmışlığının baskısına nasıl dayanacağını merak ettirir. Satranç tekniği kusursuz olmakla birlikte, hayal gücü yoksunluğu onu satrancı kafasında imgelerle oynamasına olanak vermemektedir. Yazar kitabında M.Czentovic'i Napolyon veya Hanibal’e benzetir. Czentovic'in, satrançtaki başarısı arttıkça para hırsı ve insanlara yüksekten bakma huyu da artar. Aslında karşımızdaki satrançtan başka yeteneği olmayan cahil bir adamdır.

Diğer karakterimiz ise gizemli Dr.B.’dır. Kitabın gerçek kahramanı olmasına rağmen adını bilmeyiz. Nazi zulmünden sağ çıkmış biridir. Ancak normal tarih kitaplarında yazan fiziksel işkence dışında farklı bir zulmün kurbanıdır. Naziler onun akıl sağlığı ile elindeki bilgileri öğrenmek istemişlerdir. Dr.B ise M.Czentovic’in tam tersidir. İyi bir aileden gelir, kendini iyi ifade eder. Alçak gönüllüdür ve en önemlisi ise Nazi zulmünden kurtulmasını sağlayan satrancı aklında oynayabilme yeteneğidir. Ancak kendisini kurtaran bu olay onun yok oluşudur da aynı zamanda. Yapacak ve duyacak hiçbir şeyin olmadığı işkence odasında kendisi ile iki farklı ben olarak (siyah taşlarla ve beyaz taşlarla oynayan iki ayrı kişi gibi) satranç maçları yapması akıl sağlığını korumasını sağlamakla birlikte zamanla onu manik hale getirmiştir. Hayal gücü sonsuzdur. Kendisi ile oyun oynarken iki ayrı kişi olabilmektedir. Siyah Ben ve Beyaz Ben'ler birbirinin rakibi olurken, birbirlerine karşı kazanma hırsı gütmektedirler (iki farklı kişi tek bir akılda 64 siyah / beyaz kare üzerinde 32 taşla üç hatta beş hamle sonrasını tasarlayacak büyüklükte bir imgelem gücü vardır karşımızda).

Yan karakterimiz olan McConnor, zengin güçlü biridir. Satranca olan merakı ve kazanma hırsı ile onu M.Czentovic ile karşı karşıya getirir. Bu karşılaşma aslında Dr.B.'nin M.Czentovic karşılaşmasına ve satranç maçı yapmasına vesile olur. McConnor hırslıdır, kazanma hırsı yenilgiyi kabul edememesinden herkesi yenme istediğinden gelmektedir.

Zweig, bir satranç maçı karşılaştırması ile Nazilerin faşizminin etkilerini çarpıcı bir şekilde ortaya koyar. M.Czentovic’in soğuk, hesapçı yapısı ve önüne gelen herkesi yenmesi ile bize Nazileri anlatır. Önünde kimse duramaz, ezilir ve kaybolur. Onlar ezildikçe M.Czentovic büyür ve ezmeye devam eder (Aynı Nazi Almanya'sı karşısındaki ezilen milletler ve onlar ezildikçe büyüyen Nazi Almanya'sı gibi). Dr.B ile de Nazilerin ezdiği entelektüel bilgidir. Satranç kitabının sonunda çevirmenin dediği gibi aslında Dr.B ile Nazilerin gerçekleştirdiği ‘entelektüel ölümü’ görmüş oluruz. Büyük Nazi çarkının önünde duramayan, yıkılan ve nerede ise ölüme yaklaşan ruhların tasviridir aslında Dr.B.

Dr.B ile Zweig bize kendi ruh durumunu aktarır. Nazi çarkının karşısında duramayan ve ülkesinden kaçmak zorunda kalan Zweig'dir. Dr.B. ile kişinin sürgünü de aynıdır.

Yazar, McConnor ile aslında sanki bu ezici çarkın karşısında duran (ona diklenen) ama aslında kendi kazanma hırsının tatmini peşinde koşan diğer ülkeleri anlatır.

Kitabın sonunda maç sırasında kendini kaybeden Dr.B, son anda çöküşün eşiğinden döner. Kurtulmuştur, hayatta kalmıştır ancak yaşamının bir kazanç olup olmadığı tartışılır bir durumdur. Okuyucu hayatta kalışı bir ödül olarak göremez. Hayatta kalmıştır ama insanlığını yitirmiştir.

Zweig’in kitaplarını anlamak açısından onun yaşam öyküsünü okumak çok anlamlı geliyor. Nazi Almanya'sından kaçmış olmasına maddi zorluklar yaşamamasına rağmen çökmüştür, hayatta kalmış olmasına rağmen kaybettikleri kazançlarını gölgelemiştir.

Yorum Ekle veya Yorum Oku

Edebiyatın Şiddet Dolu Aykırı Yüzü

Yer altı edebiyatını seviyor musunuz?

Ya da hiç okumadınız ama merak mı ediyorsunuz?

Aykırı, her zaman eleştirel, gerçek ve hayalin birbirine karıştığı o ince çizgide dolaşan, sıra dışı, küfürbaz, şiddetin alkolün ve cinselliğin sıradan olduğu romanlar mı seviyorsanız?

İşte o zaman siz bir yer altı edebiyatı seversiniz diyebiliriz. 

Köklerinin Marquis de Sade’ye kadar dayandığı düşünülen yer altı edebiyatı türünün en kült ve popüler kitabı olan Otomatik Portakal sizi kendi, sıra dışı, şiddet dolu bir o kadar da sorgulayıcı dünyasına götüren çok farklı bir roman. Anthony Burgess’ın en iyi kitabı diyebileceğimiz bu kitabı çok uzun zaman önce okumuştum. İlk okuduğumda bende birbirinden farklı ve çelişkili duygular oluşturmuştu. Yani kitabı sevdiğim kadar nefret ettiğimi bile söyleyebilirdim.

Aradan geçen bir çok yıl üstüne yeniden okuma planlarımı gerçekleştirdikten sonra ilk seferde hissettiğim zaman zaman tiksinti zaman zaman acıma hissini yeniden yaşadım.

Kitabın etkisi ciddi olarak çok ilginç. Çünkü okurken birbirinden farklı duyguları yaşıyorsunuz. Bir bakmışsınız nefret ederken bir bakmışsınız acıma ve üzüntü hislerinin içinde boğuluyorsunuz. Bu açıdan Burgess sizi bir çok uç duyguda tutmayı başarıyor.

Bunun yanı sıra kitabın aynı zamanda şaheser bir filmi de bulunuyor. Genellikle film yerine kitabı seven biriyim ama şunu da söylemeliyim ki filmi de kitabı kadar etkileyici. Stanley Kubrick kitabı görsel bir şölene çevirmiş diyebilirim.

Bana göre, yer altı edebiyatının en önemli kitaplardan biri olan Otomatik Portakal okunması ciddi anlamda zor bir kitap. Çünkü iyi kahramanlara alışmış bizler için kötülüğü sanat haline getirmiş anti kahramanımız Alex ciddi anlamda antipatimizi kazanma yetisine sahip bir karakter.

"Doğruyu görür, onaylar ama yanlışı yaparım." (Alex'in sözleri ile bu seçimini biraz olsun anlatmak istedim.)

Bu kısımdan sonrası biraz spoiler içerir. Bu sebeple isterseniz devam etmeyebilirsiniz.

Kitabımız, distopik bir dünyada Alex ve çetesinin hikâyesini anlatıyor. Kitabın asıl kahramanı olan Alex’in yanında isimleri Dim, Georgie ve Pete olmak üzere üç arkadaşı vardır. Okuyucu kitabı Alex’in ağzından okumaktadır.

Alex ve çetesi kötülüğü ve kötü olmayı seçmişlerdir. Şiddet eğilimli yapıları ile hırsızlık, gasp gibi suçlar işlemektedirler. Ancak şiddet eğilimlerinin boyutu öyle yüksektir ki tecavüze, öldürmeye kadar gitmektedir.

Bir dizi suç olayı sonunda yakalanan çete, devletin ‘Suçluları Yeniden Topluma Kazandırma’ projesinde yer almayı kabul ederler. ‘Ludavico’ isimli bir çalışmada kobay olacaklardır ve bu proje sonunda ise kişilikleri düzeltilecektir. Bundan sonra şiddettin kaynağı olan Alex ve arkadaşları şiddetin mağduru olmaya başlarlar.

Bu çalışmanın seanslarında Alex, fiziki işkenceler dâhil olmak üzere birçok yöntemle şiddetten tiksinecek hale getirilir. Proje sonunda iyileştiği öne sürülerek serbest bırakılan ve geçmişte kötülüğü kendi seçmiş Alex artık şiddeti düşündüğünde kusan bir kurban ve hatta bir kukla olmuştur.

Kitabı okurken ilk bölümünde nefret duygularımı uyandıran Alex'in ikinci bölümde nerede ise haline acıyacağımı düşünmemiştim açıkçası. Ancak yazarın bu iki farklı durumu yaratması yani ilk bölümdeki nefreti acımaya çevirmesi açısından etkileyici bir kurgu diyebilirim. Nefret - acıma döngüsünde yazar okuyucuya pişman olmuş bir suçlunun affedilip affedilmemesi durumunu da başarılı bir şekilde düşündürüyor. Suçlu biri yaptığından pişman olmuş ise ve bir daha bu suçu işlemeyeceği düşünülüyorsa geçmiş suçları affedilmeli midir? Ben bunu düşündüğümde açıkçası bu kadar yüce gönüllü olmadığıma kanaat getirdiğimi de itiraf etmek istiyorum.

Kitapta fark edilenin çok üstünde bir toplumsal eleştiri bulunmaktadır. Ancak Burgess bunu öyle sert bir üslupla yapıyor ki okurken rahatsızlık duyacak ve hatta nerede ise kitabı bıraktıracak kadar sert bir üslup. Ancak gene de söylemek isterim ki anlatılan şiddet sahnelerinin dili ne kadar sert olsa da kitabın atmosferine çok iyi uymakta.

Ayrıca bir de kitabın kendine özgü bir jargonu var (Alex ve arkadaşlarının konuşması), tercüme sırasında bu etkisini biraz azaltsa da kişiyi etkilemekten geri durmuyor. Bu açıdan da Burgess iletişimsizliğe farklı bir bakış açısı getirmiş de diyebiliriz.

Kitabın yarattığı distopik dünya, kullandığı dil ile ciddi anlamda sosyal ve toplumsal eleştiriler ile dolu olması, hükümetlerin, insanları bir makine gibi görmesini ve tek tip yapma isteklerini gösteriyor.

Geçmişte yazılmış olmasına rağmen değişen çok şey olmaması ayrı bir konu ayrıca.

Cockney dilinde (İngiliz argosu) bir deyiş vardır. "Uqueer as as clockwork orange". Bu deyiş, olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi anlamına gelir. Bu çok sevdiğim lafı, yıllarca bir kitap başlığında kullanmayı düşünmüşümdür. Bir de tabii Malezya'da "canlı" anlamına gelen "orang" sözcüğü var. Kitabı yazmaya başladığımda, rengi ve hoş bir kokusu olan bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin, tam da benim anlatmak istediğim duruma, Pavlov kanunlarının uygulanmasına dayalı bir hikâyeye çok iyi oturduğunu düşündüm...

-Anthony Burges

Yorum Ekle veya Yorum Oku

Bumerang - Yazarkafe