TuzBİBER Dergisi Ağustos 2017 Sayı 42

Güzel bir Ağustos ayından merhaba

Bu sayımızda da sizler için birbirinden farklı ve ilgi çekici konuları ele aldık. Hepimiz için güvenli, sağlıklı bir ay diliyorum. Keyifli okumalar.

 

Bu sayıda emeği geçen ve dergimize gelecek aylarda da eşlik edecek ;

Biraz Sanat Biraz Müzik –Unutulmayan Film Müzikleri

Gökyüzü –Ağustos Ayı Tutulmaları ve Kadersel Etkileri

İlmi Aşk – Rızık ve Bereketin Devamlılığı

Kitaplık – Kabil Bir Katil mi? Yoksa Bir Mağdur mu?

Lezzet Atölyesi – Mantarlı Omlet, Peynirli ve Otlu Krep, Ballı Fransız Tostu

Selda’nın Mutfak Defteri – Kahve Yanı Kurabiyesi, Minik Milföy Börekçikler

 

arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. 

Sevgiyle kalın.

 
 
 
 
 

 

 

 

Kabil Bir Katil mi? Yoksa Bir Mağdur mu?

Merhaba, bu ay ki kitap incelememde başta iki konuya dikkatinizi çekmek istiyorum. Dikkatinizi çekmek istediğim ilk konu her zamanki gibi bu yazımda büyük şekilde “spoiler” içermektedir. Ne yazık ki hem kitabı inceleyip hem de spoiler vermeme gibi bir durumunu halen başaramadım. Ancak size şunu söyleyebilirim ki burada elde edeceğiniz spoiler sizi kitaptan soğutmaktan ziyade kitaba olan ilginizi arttıracaktır. Benden söylemesi.

İkinci konu ise bu kitap ve yazı ile ciddi anlamda hayat, din, tanrı kavramlarının sorgulandığını söylemem gerekiyor. Eğer ki bu konuların konuşulması veya tartışılmasında hassas iseniz tam şu anda bu yorumu kapatarak kendinize daha uygun bir sayfaya geçmenizi şiddetle öneriyorum.

Halen okumaya devam mı ediyorsunuz. Hadi o zaman başlayalım. 

Aslında kitap yorumuma geçmeden önce, işin biraz öncesini anlatarak başlamak istiyorum (merak etmeyin bir gaz ve toz bulutu idik kadar öncesi değil). Kabil kitabını okumadan haftalar önce hayat, evren ve her şey hakkında kafamda bazı sorular, çözümüne ulaşamadığım problemler vardı. Çokça sesli olarak dile getirmesem de çeşitli film ve kitaplarla bu sorulara yeni sorular eklenmekte idi. 

Bu açıdan “Exodus: Tanrılar ve Krallar” (http://www.beyazperde.com/filmler/film-208430/) benim için bir dönüm noktası oldu diyebilirim ki nedenini de ileri ki paragraflarda açıklayacağım.

Kabil kitabı, Jose Saramago’nun tarzı ve anlatımının klasik bir örneği ancak okunmasının Körlük kadar zor olmadığını söylemeliyim. Ayrıca benim gibi çok okuyan kişilerin kitap çevirilerinden ne kadar etkilendiğini kitabı benimseyip benimsemediğini anlatmama da gerek yok. Buradan kitabın çevirmeni Işık Ergüden’e teşekkür etmek de istiyorum, çünkü kitabı bana sevdiren Saramago tarzı kadar bu çeviri de olmuştur.

Çeviri neden önemli derseniz ben de size Saramago okumamışsınız diyeceğim. Çünkü Jose Saramago'nun zaten zor olan, noktalama işaretsiz ve paragrafsız yazım tarzına aslına sadık kalacak şekilde çok düzgün çeviri yapılmış. Eğer bu kitaba kötü bir çeviri eklense idi kitap ciddi anlamda görmezden gelinecek kitaplardan biri olabilirdi ki olmaması bizim/benim lehimize olmuş. 

Kitapta, Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesi ile Tanrı (efendi) tarafından lanetlenerek yaptığı yolculuğu anlatıyor. Bu seyahat zamanda ileri ve geri gerçekleştiği için (ki bu zaman atlamaları Kabil’in elinde olan bir şey değil) Kabil bu seyahati sırasında birçok olaya tanıklık ettiği kadar da müdahale ediyor. İbrahim’in oğlunun kurban edilmesi, Sodome ve Gomore’nin yok edilmesi, Babil Kulesi, Musa’nın dağa çıkması bu olaylardan bazıları. 

Kitapta “tanrı/efendi” anlatılırken bazı yerlerde küçük harf kullanılması Saramago’nun noktalama işaretsiz yazım stilinden mi yoksa başka bir metaforik olay örgüsünden mi kaynaklanıyor diye düşünüyorsunuz. Kitap bana göre, insana "inancın / inancının temelini" sorgulatıyor. İnancımızın temelinde güven mi yoksa korku mu olduğu kitabın her sayfasında karşımıza çıkıyor. Özellikle dinler tarihindeki önemli olayları anlatırken bu olayların ana karakterlerinin normal bir insan seviyesine (korkuları, sevinçleri, mutsuzlukları, endişeleri olan) indirgenmesi bu sorguyu kuvvetlendiren bir unsur olmuş. Şöyle ki inanç temelinin sorgusunu Saramago'nun şu alıntısı ile sizlere kanıtlamak istiyorum. “Eğer efendi kendisine inanan kişilere güvenmiyorsa, bu durumda bu kişiler neden Efendi’ye inanmalı, anlayamıyorum.”

Ayrıca Saramago, kitabın 2009’daki basın tanıtımına: “İncil’in Tanrısı güvenilir değil, kötü biri ve öç almaya kararlı. İncil’de acımasızlık, zina, her türlü şiddet ve kan dökme var. Bu inkâr edilemez” demesi de bu düşüncemi kuvvetlendiriyor. 

Kitabın çıkış konusu olan iki olay da ciddi anlamda düşündürücü, birincisi Adem ve Havva’nın cennetten kovulması. Neden yasak olan bir meyve cennet bahçesine kondu, yasak ise neden daha sıkı önlemler alınmadı, sorularını neden hiç sormuyoruz veya sormamıza müsaade mi edilmiyor?

İkinci konu ise Kabil’in aslında Habil’i nerede ise kışkırtma sonucu öldürmesi. Habil’in durumunun iyi olması, hediyelerinin kabul edilmesi, Kabil'in dışlanması buna karşın Habil’in alayları, küçümsemesi nerede ise kendi sonunu hazırlaması. Sonuçta öldüren kadar azmettiren de suçlu değil midir? Bu iki olay aslında bizim satranç tahtasında küçük piyonlar olduğumuzu ve birilerinin kazanması ve kaybetmesinde birer araçtan öte olmadığımızı düşündürmüyor mu?

Kitapta dikkat çeken bir diğer noktada aslında körü körüne inandığımız dini olayların görünmeyen yüzünün bize gösterilmesi. Dini kitaplarda yer alan tüm olayların nerede ise hepsinde suçlular cezalandırılırken masumların da acı çekmiş olması hiç konuşulmuyor nedense. Bu seferde insanın aklına acaba, 'Tanrı’nın şiddete ve acımasızlığa dayalı bir yönetim biçimi mi var?' sorusu geliyor doğal olarak.

Yukarıda sözünü ettiğim filmi seyredenler ne dediğimi anlayacaklardır. Aslında Musa’nın hikâyesini bilenler de aynı yargıya varırlar gibime geliyor. 3000 veya 5000 (sayıyı hatırlayamadım) Yahudi’nin Mısır’dan çıkması için, Mısır halkına Tanrı tarafından bir sürü musibet gönderiliyor. Yahudilerin gitmesine izin vermeyen Firavun ama acı çeken Mısır halkı. Kitapta da konu edilen Sodome ve Gomere’de de aynı durum söz konusu. Erkeklerin sapkın cinsel tercihleri yüzünden yok edilen bu şehirde masum kadın ve çocukların acı çekmesinin ve ölmesinin sebebi ne idi?

Kitabı okumuş bazı arkadaşlar ile yaptığımız teatilerde onların Saramago’nun "kadına" bakış açısını küçümseme olarak görmüş olmaları beni ciddi olarak şaşırtmıştır. Aslında Âdem’i ölmekten Havva’nın akıllıca kararı kurtardı. Cennetten atıldıktan sonra aç kalan Âdem ve Havva, Havva’nın Cennet bahçesi bekçisi ile konuşması yiyecek alması aslında kadınların zekâsının bir kanıtı. Ayrıca kitapta konu edilen Lilith varlığı bize (https://tr.wikipedia.org/wiki/Lilith) kadının aslında erkekten daha güçlü gösterildiğinin kanıtıdır. Gene de bu konuda okuyup görüş iletmek isteyen olursa seve seve maillerini bekliyorum.

Kitabın sonunda Kabil'in Nuh'un gemisinde artık ipleri kendi eline aldığını görüyoruz. Tanıklık ettiği tüm acı ve şiddet içerikli olaylar sonucunda Tanrı'nın oyununu bozuyor ve bana göre skoru Kabil 1 Tanrı 0 yapıyor.

Kitabı okurken ne kadar kurgu ne kadar gerçek bazen insan karıştırıyor. Bana göre Kabil ile ilgili söylenecek, yazılacak ve tartışılacak o kadar konu var ki şu an bile aklıma bir sürü fikirler ve kelimeler geliyor. Ancak bir yerde kesmek lazım diye düşünüyorum. Diğer okuyanlara da kendi düşünceleri için yer bırakmak lazım, değil mi?

Sözlerime son verirken size yani bu kitap incelemesini okuyanlara birkaç soru sormak istiyorum.

Dinsel açıdan inandığımız şeylere neden inanıyorsunuz? Bize dayatıldığı için mi, ailelerimiz inandığı için mi? Yoksa böyle geldi böyle gider diye mi inanıyoruz?

İnanmaya olan ihtiyacımız bizim zayıf noktamız mı? Bunu bilenler tarafından inanç ipi ile oynatılan kukla gösterisinin bir parçası mıyız?

Acımasız bir şiddet ile hükmeden bir tanrıya mı inanıyoruz?

Özgür irademiz var mı? Yok mu? Kader varsa özgür iradeden söz edilebilir mi?

Eğer özgür irade yoksa sonumuz biliniyorsa bilinen bir sonu neden yaşıyoruz?

Neden tüm kutsal kitaplar aynı coğrafyaya gelmiştir? 

O kadar çok soru ancak bir o kadar da az yanıt olması insanı gerçeklere ulaşma yolundan alıkoyuyor, ya da alımı konuluyoruz? 

Sizinle kitaptan çok sevdiğim iki alıntıyı paylaşmak istiyorum.

‘’Sevmek sahiplenmenin en güzel yoludur herhalde, sahiplenmek ise sevmenin en çirkin yolu.’’

 ".., ama yalanlar biraz karışık bir meseledir, biz peşin hükümlü olmayalım, zamanla gerçekler yalana, yalanlar gerçeğe dönüşebilir."

 

Yorum Ekle veya Yorum Oku

Kütüphane Kuruyoruz ve Yardımlarınız bekliyoruz.

Sevgili arkadaşım Zerrin ( www.misssgibi.com ) ve bu okulda öğretmen olan ablası Berrin hanım ın başlattığı kampanyaya canı gönülden destek veriyoruz. Sizlerinde yarım saatini alacak ama ilerisi için gençlerimizin yoluna ışık tutacak kitap kampanyamıza desteklerinizi bekliyoruz. Lütfen evinizde bulunan, artık okumadığınız kitaplarınızı aşağıda bulunan adrese gönderiniz. İki kitap dan ne olur diye düşünmeyin lütfen onların ışıkları olun. Ben ayrıca blog arkadaşlarımdan kendi bloglarında bu kampanyayı duyurarak destek vermelerini rica ediyorum.

Şimdiden destek olan, kampayamıza gönül koyan,  tüm aydınlığın şövalyelerine teşekkür ederiz.

Sevgiler

Ferah A.Tırıç 

 

 

VAN/ BAŞKALE. Daha doğusu yok. Akşamları tepelerde ışıklar görünüyor yer yer: İran sınırı ve karakollar. Yükselti o kadar fazla ki, ağaç yetişmiyor. Yıldızlar o kadar yakın ki, ellerinizle tutabilirsiniz. İlkokulda öğrendiğim tüm yıldız kabileleri burada: küçük ayı, büyük ayı, cezve. İnsanları o kadar sıcak ki, iklime inat. “İnsanlık” burada yaşıyormuş, meğer ölmemiş diyorum içimden.
Yıllardır batıda değişik ve güzel şehirlerde ...çalıştım hem de iyi koşullarda. İster istemez kıyaslama yapıyorum. Burada 3.haftasındayız okulun. Kılık-kıyafet kontrolü sırasında ayakkabıları farklı renkte birkaç öğrenciyi ayırmıştık. Teneffüste bir kız öğrenci yanıma geldi ayrılan bir arkadaşı için. Sessizce kulağıma “hocam, … arkadaşımız 12 kardeş, ailesinin durumu iyi değil, söyleyemiyor utanıyor” dedi sustum. 9.sınıf öğrencilerinden biri (üstelik ufacık bir şey daha) eski bir eşofman üstüyle gelip gidiyor okula. Fakirliği okunuyor yüzünden, duruşundan. Bir aya kalmaz kar yağarmış buralara. Ne yapmalıyım bu çocuk için? Bugün 11.sınıf öğrencilerinden biri üzgündü. Nedenini sordum, ailemin parası yok hocam beni okuldan alacaklar dedi. Zehir gibi kafası var. Seneye mezun olacak oysa. Kalacak yer bulmalı ama nasıl? Kız öğrencilerin sayısı az, çünkü okutmuyorlar. Çarşıda kadın-kız pek görülmüyor, ancak memur bayanları görebiliyorsunuz. Öğrenci çok, sıra az. Gelen öğretmenler en fazla 1,5 yıl kalıp gidiyorlar. Sınıfta konuşuyoruz, bir örnek verdim: Van’ a gittiğinizde…Hocam Van’a gitmeyenler var daha dediler. Sordum, sınıfın yarısı ilçeden dışarısını görmemiş daha. Gidenler de çalışmak için bir inşaatta veya akraba yanında. Gezmek fiilini çekemez bu çocuklar. Sinema-tiyatro, alışveriş merkezi, kafeterya, çay bahçesi, flört nedir bilmiyorlar. Ülkemin 40 yıl öncesine ışınlanmışım sanki. Ya da bir köşeden Şener Şen çıkıverecekmiş gibi, bir Türk filminin içine düşmüşüm adeta.
Evimi taşırken kitap kolilerinden yakınan taşımacılara kızan ben, okuldaki kütüphaneyi görünce ürperdim. Bomboş. Bu gençlerin bilinç kazanması, kendilerini tanıması, hayallerine kavuşmak için yol-yordam öğrenmeleri gerekiyor oysa. Yokluk ve yoksulluktan kurtulmaları, cahil kalmamaları gerekiyor. YGS-LYS kitapları olsa kütüphanede soru çözümü yaparlar, üniversiteye bir adım daha yaklaşırlar.
Okuduğu bir roman karakteri belki onun hayatında dönüm noktası olacak, belki çözdüğü bir üniversite hazırlık kitabı onun bir bilim insanı olmasını sağlayacak ya da okuduğu kitaplar hayatının tek zenginliği olarak kalacak ama kendi çocuklarını özellikle de kızlarını okula göndermesini sağlayacak.
Üzerime umutsuzluk çökmeye başladı, yakında yağacak olan kar gibi…
Aydınlığın şövalyeleri neredesiniz? Berrin Damgacı


ADRES: Başkale İ.M.K.B Çok Programlı Lisesi BAŞKALE / VAN

Bumerang - Yazarkafe